ana sayfa > Kitap Özetleri > Bir Yazın Tarıhi Kitap Özeti – Halid Ziya Uşaklıgil

Bir Yazın Tarıhi Kitap Özeti – Halid Ziya Uşaklıgil

Perşembe, 28 Nis 2011 yorum ekle yorumlara git

KİTABIN ADI: BİR YAZIN TARİHİ
KİTABIN YAZARI: HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYINEVİ: REMZİ YAYINEVİ
BASIM YILI: 1985

KİTABIN ÖZETİ:

Şiddetli ve korkunç bir sağnak altında soluk alamayan birisi gibiyim. Bir süre bir duvar dibine çekilerek başımdan aşağıya dökülen bu sağnağın içinde ciğerlerime biraz güç kazandırmak, bu korkunç dolanıp duruşuna beni de takarak döndüren bir kasırga arasında benliğimi biraz herkesten uzak ve ayrı bir yapayalnızlık içinde, kendimle söyleşerek dinlendirmek istiyorum.
Sanıyorum ki şakaklarımın arasında bir buhar gücüyle kaynayan şu kağıtların üstünde sıralandırılıp bölümlere ayıracak ve çözümleyebileceğim. Bu dört aşkım çatışma noktasını oluşturarak, parçalanmasına pek az bir şey kalan darmadağın yüreğimi daha yakından görmeyi başarabileceğim umudundayım.
Dört aşk, bir yaz içinde dört aşk!… Bu temel üzerine kurulmak suretiyle ne güzel bir komedi yazılabilirdi. Bir tiyatro yazarı olsaydım, kişileri şöyle oluştururdum:
Güzin: 17 Nevin: 16 yaşında, daha geçen yıl (artık kendisine) izin verilmiş bir İngiliz mürebbiyesinin elinden kurtulmuş iki kızkardeş… Güzin’in sarı ela gözleri var ki sürekli ortalıkta gülmeye neden olabilecek bir şeyin geçinmesini bekleyen, gizliyi arayan ve gözetleyen iki yıldız gibi parıldar. Uzun kızıla çalan saçlar ki çoğunlukla büküle büküle ta başının arkasına dört bağa iğne ile tutturulmuştur.


Âliye 18, Samiye 15 yaşında. Güzin ile Nevin’in teyze çocukları yazı birlikte geçirmek için konukluğa gelmişler. Âliye iri, hülyalı, mavi; Samiye yeşili andıran gizemli gözleriyle bir şiir okuyor, öteki ise bir hainlik düşünüyor gibidir. Âliye’nin ince ve uzun bir boyu bosu vardır ki şiddetli bir rüzgâra rastlayacak olsa kırılacak sanılır. Samiye’de bu boy bos, daha gelişmek için zaman bulamayarak tatlı dolgunluklarla hapsedilmiş halde kalmıştır.
Daha sonra güvercin kümesinden çıkmayan bir amca ile kozlarının Güzide ile Nevin’in gürültülerini işitmemek için aşağıdaki odasından kulaklarını tıkayan bir yengenin ilgisiz savsaklamasıyla bu dört tehlikenin arasına korunmasız, savunmasız salıverilmiş bir genç;
Yirmi iki yaşında; okuldan çıktıktan sonra dört yılını vilayetlerde, yol çalışmalarında geçirerek bu yaz ki izin ve dinlenme zamanını İstanbul’da geçirmek için gelmiş. Bir mühendis; ama bu kare aşkın ortasında yüreğinin bütün o düz ve düzenli çizgileri kırılmış, zavallı ve perişan bir mühendis ki duygularına doğru bir belirlemeyi bir türlü başaramıyor…
Komedinin kişilerinden birini savsaklamış oldum: Savsaklanabilecek bir yüz ama, yanında yöresinde uçan bilmem nasıl bir incelik ve acıma havasıyla, bu yüzden de bu (çizilen) tabloda bir hayatı var. Meliha! Öksüz bir kız. Bizim ailenin uzaktan bir yakını olduğunu bana nasıl anlatmışlardı! Ölmüş bir dayının…
Uzaktan bir akrabalık ki zavallı Meliha’nın hüzünlü yüzü gibi ortadan siliniyor.
Hepsinin büyüğü de, hepsinden küçük görünüyor. Güzel değil: üstelik siyah ve her zaman ağlar gibi duran gözleriyle, elemli bir gülücükle hafifçe kenarları kasılmış sanılan dudaklarıyla; hoş görünmek için hiçbir özen göstermediği belli olan sade ve düz taranmış siyah saçlarıyla bütün gençliğinin üstüne bir donuk perde çekilen bu kimsesiz, sığınmış genç kız yüzü için derin bir acıma duymasam üstelik çirkin diyeceğim.
İşte o komedinin kişileri bunlar. Sahne; Çubuklu’nun, uzun bir terkedilişle harap olmaya yaklaşmış, büyük bahçeli bir yalısını gösterecek.
Karar vermekten beni engelleyen şey nedir? Madem ki bu böyledir, böyle olmak gerekir.
Zavallı Meliha! Adı bile kendisine acınılarak bağışlanmış bir avuntu gibi duran kızcağız! Bu demek oluyordu ki güzel değil, hiç güzel değil; ama Meliha!… Bu ne kadar doğru?…
İlk önce çirkin sanılan ve belki çirkinliğindeki saklanmış bir güzellik bulunan bu düzgün ve ölçülü yüzden nasıl bir güzellik şiiri yayılarak bir melulluk havası içinde insanı sarıyor. Siyah gözlerinde sizden acıma dilenen, güzel olmayışından dolayı bağışlanmasını bekleyen bir korkuyla titreyen bir bakış var…
Yüzünde solgun, hafif sarı bir renk var ki eğer bu yüzü hayatta fazla buluyorsanız, gözlerinizin önünden hemen silinmek için bir işaretinizi bekliyor gibidir. Sonra buna bir yürüyüş ekleyiniz ki basamaktan çekingen, sanki akıyor (gibi iner): bir ses veriniz ki söz söylemek zorunda kaldıkça saklanmak, kendisini işitmekten şaşıyormuşçasına, sanki var olmamak istesin.
Ah! Bu vücut bana nasıl durgun ve tatlı bir hayat verecek; beni nasıl bir sessiz mutlulukla yaşatacak! Bana ne keskin dişlerinin arasındaki sivri dilinin ucu gülümseyen Güzin, ne yanaklarından bir ateşin alevleri püskürmeye hazır duran Nevin, ne o sarı saçlarının altın tacıyla göksel bir yaratık gibi dünyanın üstünden uçuyor sanılan Âliye, ne de garip gözlerinin içindeki şaşırtıcı yeşillikleri insanı ürküten Samiye gerek.
Ben hayatımı bir sevecenlik, incelik ve duygusallık içinde tatlı ve acı bir hülya ile uyutacak olan bu hüzünlü yüze muhtacım. Evet, böyle olacak; onların hiç birini değil, yalnız bunu seviyorum ve hayatımı ona vereceğim!…
Onlar (kim bilir) nasıl korkunç bir kahkaha ile buna gülecekler. Dudaklarının bütün küçümseme anlamıyla:
– Meliha, Meliha’yı sevmiş!… diyecekler.
– 17 Temmuz:… –
Sabahleyin o herkesten önce kalkıyor; bir gün onu ellerinden tutup (kendisini sevdiğimi) itiraf edeceğim… Evet, büyük bir “darbe” vurmak gerekiyor.
– 20 Temmuz:… –
Son sayfa… Burada geçecek son gecenin son sayfası. Zavallı aşk defteri!…
Bu sabah kalktığım zaman penceremin altında bir ayak sesi işittim. Bir sezgi bana haber verdi ki o’dur. Panjuru yavaşça kaldırarak baktım: O idi. yavaş yavaş o yeşil yola doğru ilerliyordu.
O dakikada yüreğim nasıl çırpınıyordu! Bugün başaramazsam benim için artık her şeyin bitmiş olduğu yargısına varmak, buradan bir hafta sonra bir boş anı ile ayrılmak gerekiyordu. İşte o büyük “darbe” yi bu sabah vuracaktım.
Mümkün olduğunca giyindim; yavaşça merdivenlerden indim, bahçeye çıktım. Kendi kendime:
– Ne olursa olsun!… diyordum.
O, yolun sonuna yaklaşmıştı. Köşkün pencerelerinden görülmeyecek bir noktada onunla buluşmak için acele etmek gerekiyordu. O döndüğü zaman beni gördü ve bir süre hareket edemeyerek öyle durdu. Sonra, ufak bir kararsızlıktan sonra bana doğru ilerledi. Ben şimdi daha hızlı yürüyordum.
Ta karşısına gelince durdum. O da duruyor, biraz korkuyla bana bakıyordu. Beni konuşmaktan engelleyen bir yürek çarpıntısıyla titriyordum. Sonunda:
– Sizi izledim!… dedim.
Evet, niçin yalan söylemeliydi?… O birden sapsarı oldu, sarsıntı geçiriyor sandım.
– Evet, sizi böyle ne vakitten beri izlemek, size sonunda söylemek istiyordum…
Zayıf göğsü iri soluklanmalarla yükselip iniyordu.
– Beni mi? dedi. Sonra, elleriyle tutunacak bir yer arıyor gibi sallandı.
– Bana bir şey mi söylemek istiyordunuz?
Karşılık verdim:
– Evet, bir şey değil, bir çok şey… Sizin anlamış olmanız gereken şeyleri sonunda, evet sonunda size söylemek istiyordum: beni bağışlıyorsunuz değil mi? isterseniz bana çıldırmış gözüyle bakınız; ama buraya geleliden beri ne kadar ıstırap çektiğimi biliyorsunuz.
Biraz gülümser gibi oldu. Sonra birden bu sarı yüzü umulmayan bir kırmızılık kapladı, titrek bir sesle:
– Lakin, dedi; benimle eğleniyorsunuz, benimle eğlenmek isteyenlere araç oluyorsunuz!…
Bu aklıma gelmemişti. O zaman ellerini tuttum. Şimdi bir çocuk gibi ağlamak üzereydim:
– Bir hafta sonra gideceğim, biliyorsunuz. Söyleyin, yalnız tek bir sözünüzle burada kalayım. Beni kabul ediyor musunuz? Sizi her zaman sevecek olan bir eş olarak kabul ediyor musunuz?
Elleri titriyordu. Gözlerini yavaşça indirdi. Ta içinden yükselen büyük bir soluklanmayla bu zayıf vücut kabardı. Sonra usulca, gevşek bir hareketle ellerini çekerek, başını umutsuz bir halle sallayarak:
– Yanılıyorsunuz, dedi; beni sevmiyorsunuz, bana acıyorsunuz, o kadar… Ve bunu benim (önerinizi) kabul ettiğim dakikada anlayacaksınız. O zaman ben ölürüm…
Bu son söz ağzından son hayat soluğu gibi çıktı. Şimdi kaçmak, daha fazlasını işitmemek istiyordu. Yavaşça yürümeye başlamıştı. Ben yanında:
– Niçin gidiyorsunuz? Siz yanılıyorsunuz, siz beni öldürüyorsunuz… diyordum. O yürümesini sürdürerek acı bir gülümseyişle gülüyordu. Sonra eliyle yakararak :
– Rica ederim beni bırakınız, düşeceğim, dedi. Bu doğruydu. Vücudunu saran bir titremeyle, düşeceği anlaşılıyordu.
Bugün artık yalıya giremiyordum. Bugün bu yolun yarı karanlığında, karanlığında çektiğim acı…
Öğle yemeğine geldiğim zaman hepsi birden:
– Nerede idiniz? dediler. Samiye:
– Ne kadar sararmışsınız?… diyordu. Meliha’nın yeri boştu. Akşam yemeğinde bu yer gene boş kaldı. “Meliha hastalanmış…” ve sonra herkesin yüzü: “Bir şeyi yok!…” anlamında geriliyordu.
Bu gece hep birlikte oturuyorduk; ama ben onlardan ne kadar uzaktım!… Bir ara, herkes odasına çekilmek üzereyken, yengem Meliha’nın odasından çıktı:
– Meliha ateşler içinde!… dedi. Kimse dikkat etmemiş gibiydi. Ben ayağa kalkarak dedim ki:
– İzin verir misiniz. Kendisini görebilir miyim? Yengem:
– Elbette, dedi. Ve titreyerek odasına girdim.
Meliha yatağının içindeydi. Mumun zayıf ışığında, ilk önce, girenin ben olduğunu bilemedi. Sonra ben yaklaşınca anladı, doğrulmak istedi. Bir eli yatağından sarkıyordu. Bu eli tuttum:
– Hayır, öyle durunuz, dedim: neniz var? O, önce başını sallayarak:
– Hiç!… dedi. Sonra birden dirseğinin üzerine doğruldu. Siyah saçlarından ayrılmış bir küme, zayıf gerdanını örtüyordu. Gözlerini, o şimdi ateşler içinde yanan gözlerini gözlerime dikti. Başkalarına işittirmemekten çekinen yavaş ve ateşle yanmış kuru bir sesle:
– Yarın buradan gidiniz; bir hafta sonra gitmeyecek miydiniz? Yarın gidiniz!… dedi.
– Lakin niçin bu kadar direniyorsunuz, neden kabul etmiyorsunuz?… diyordum. O, şimdi haşarı bir kız gibi başını şiddetle sallayarak, beni işitmek istemeyerek:
– Hayır bana yemin ediniz ki yarın gideceksiniz; yemin ediniz, yemin ediniz… diyordu. Sonra ekledi:
– Sizi onların arasında bildikçe ve ben böyle hasta oldukça, ölüyorum!…
Ben coşmak üzereydim; bir şey söyleyemiyordum. Artık bu kızı öldüren şeyi anlıyordum ve eriyordum. (İsteğini) kabul etmemek elde değildi:
– Madem ki öyle istiyorsunuz, sizin isteğinizi yerine getirmiş olmak için, yemin ederim ki yarın gideceğim, dedim. Yüzünde bir rahatlama ferahlama gülücüğü, bir güneş uyandı.
– Teşekkür ederim, dedi ve yavaşça iki elleriyle başımı çekerek bana bir öpücükle bütün ruhunu vermek istedi. Sonra birden geri çekildi ve bir şey söylemeyerek. Başını yastığa salıvererek, eliyle işaret etti:
– Gidiniz!… diyebildi…
İşte yarın onu böyle hasta, ötekileri öyle şen ve bahtiyar bırakarak buradan, bir daha geri dönmemek üzere, gideceğim. Lakin, aman Yarabbi, yüreğimde ne derin bir yara ile!…

YAZAR HAKKINDA KISA BİGİ:
1866 yılında doğdu, 1945 yılında öldü.
Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Ailenin İzmir’e yerleşmesi nedeniyle Fransızca öğretim yapan bir okulu bitirdi. Ardından lise edebiyat öğretmenliğine başladı (1883). İstanbul’a yerleşti. Reji İdaresi’nde başladı (1896), İttihat Terakki Cemiyeti’ne katıldı (1905). Daha sonra Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı dersleri verdi. Resmi görevle Fransa ve Almanya’ya gönderildi. (1913-1916). Halk hikayeleri ve halk masalları dinleyerek geçirdiği çocukluğu, Halit Ziya Uşaklıgil’e edebiyat sevgisini kazandırdı. Öğrendiği Fransızca ile, Batı edebiyatlarını siyasal gelişmeleri izliyordu. Bir ara İzmir’de Nevruz adlı bir fikir gazetesi çıkardı. Burada modern Fransız edebiyatından çeviriler yayımladı. Ardından Recizade Mahmud Ekrem’in ilgisiyle Servetifünun yazarları arasına katıldı. En verimli eserlerini budan sonra yazdı. Edebiyat-ı Cedide Akımının aranan önemli bir imzası oldu.

Categories: Kitap Özetleri Tags:
  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok
yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız
mum