arşiv

‘Biyografiler’ kategorisi için arşiv

Adnan Menderes kimdir – Adnan Menderes'in İdamı

Cumartesi, 28 May 2011 yorum yok

Adnan Menderes (tam adı: Ali Adnan Ertekin Menderes, d. 1899, Aydın – ö. 1961, İmralı Adası), siyasetçi,1950-1960 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti başbakanı.

Çocukluk ve gençlik yılları

1899′da, Aydınlı toprak ağası varlıklı bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Büyük babası Hacı Ali Paşa Kırım Tatarları’ndan olup Eskişehir çevresinden Tire taraflarına göç etmiştir. İbrahim Ethem Bey’le, Tevfika Hanım’ın oğludur. Kızkardeşi Melike küçük yaşta ölmüştür.

1. Dünya Savaşı öncesinde önce Karşıyaka’da forvet, daha sonra Altay’da kalecilik olmak üzere futbol oynadı. İzmir’in ünlü ailelerinden, Evliyazade Fatma Berin Hanım’la evlenmiş, ondan Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu olmuştur. İlkokuldan sonra, İzmir Amerikan Koleji’nden mezun oldu. 1.Dünya Savaşı’nda yedeksubay eğitimi gördü, fakat hastalandığı için cepheye gidemedi.Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1935 yılında mezun oldu.

Adnan Menderes’in Siyasi hayatı

CHP dönemi

Ana madde: CHP

devamını oku…

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Leonardo da Vinci

Pazartesi, 09 May 2011 yorum yok

1452- 1519 yılları arasında yaşamış eşsiz ressam ve filozof, yaşadığı dönemin en büyük mucit ve deneyci bilimadamıdır. Leonardo da Vinci Rönesans’ın simgesidir.

” Mona Lisa” ve ” Son Yemek” tablolarının yaratıcısı Leonardo’nun sanat dünyasındaki yüce konumu hemen herkesçe bilinen bir gerçek. Ama bilimadamlığı kimliği için aynı şey söylenemez. Bir kez, yüzyılımıza gelinceye dek bu kimlik sanatçı kişiliğinin gölgesinde ya gözden kaçmış, ya da, önemsenmediği için unutulmuştur. Sonra, bu unutulmuşlukta Leonardo’nun kendi sıra dışı tutumunun da payı vardır.

Bilimsel çalışmalarını yayımlamaktan özenle kaçındığı gibi, tuttuğu notları düpedüz okumaya elvermeyen kendine özgü bir yöntemle kaleme almıştı (400 yıl mahzende kalan, çizimleriyle birlikte yaklaşık 5000 sayfa tutan bu notlar sağdan sola doğru yazıldığı için ancak aynada yansıtılarak okunabilmiştir).

Leonardo, yaşam boyu biriken gözlemsel bulgularını; botanik, jeoloji, coğrafya, anatomi ve fizyoloji alanlarındaki inceleme sonuçlarını; mimarlık, şehir planlama, su ve kanalizasyon projelerini; savaş teknolojisine ilişkin buluş ve icatlarım bu notlarda saklı tutmuştu. Notların yüzyılımızın başında gün ışığına çıkarılmasıyla dev sanatçının aynı zamanda, ilgi alanı son derece geniş büyük bir bilimadamı olduğu kesinlik kazanır. Notlar sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bilimsel buluş ve atılımların pek çoğunun ipuçlarını içermekteydi.

Leonardo mesleğinde cerbezeliğiyle tanınan hukukçu bir baba ile köylü bir hizmetçi kızın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğar doğmaz dede evine uzaklaştırılan bebek anasını hiç görmemenin acısıyla büyür. Babasının ilk yıllardan başlayarak eğitimiyle yakından ilgilenmesi çocuk için belki de tek teselli kaynağı olur. Okul yıllarında en çok matematik problemlerini çözmede gösterdiği üstün yetenekle dikkatleri çeken çocuk, bir yandan da yaptığı güzel resimlerle çevresinden hayranlık topluyordu.

Onaltı yaşına geldiğinde dönemin tanınmış artisti Andrea del Verrochio’nun yanma çırak olarak girer. Ustasının gözetiminde coşkuyla işe koyulan delikanlı çok geçmeden ağaç, mermer, kil ve metal işlemede büyük beceri kazanır. Olağanüstü yeteneklerini gören usta çırağının Latin ve Grek klasikleriyle felsefe, matematik ve anatomi üzerinde öğrenimini sürdürmesine yardımcı olur. Öyle çok boyutlu bir öğrenim, Verrochio’ya göre, gerçek bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereksinimdi.

Çıraklık dönemini yirmialtı yaşında noktalayan Leonardo başvurusu üzerine Artistler Loncası’na kabul edilir. Artık, kendi yönünü çizme, geleceğini kurma özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Büyüleyici resim ve yontularının yanı sıra ortaya koyduğu mühendislik projeleriyle Dük’lerin ilgisini kazanan genç adam, yaşamını sırasıyla Floransa, Milano, Roma saraylarında sürdürme olanağı bulur; son üç yılını ise Fransa’da Kral Francois I’in koruyuculuğunda geçirir.

Leonardo çok yönlü etkinlikler içinde sürekli uğraş veren bir kişiydi, ancak yeterince dirençli değildi. Çoğu kez, coşkuyla üstlendiği bir çalışmayı bitirmeden, daha çekici bulduğu başka bir işe yönelir, yeni serüvenler arkasında koşardı. Asıl tutkusu sanattı kuşkusuz. Sanat dışı çalışmalarında özellikle esemenli ve dağınıktı. Projelerinin pek çoğu kağıt üzerinde kalmış, ya da, tam sonuçlandırılmadan bir kenara itilmişti.

Projeleri arasında çok önemsediği, deneysel olarak gerçekleştirmeye çalıştığı uçak, helikopter, paraşüt türünden araçlar, çeşitli silah modelleri vardı. Anatomi konusundaki incelemeleri hiç kuşkusuz dönemin en değerli bilimsel çalışması diye nitelenebilir. Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları, sayısı 750′yi bulan ayrıntılı çizimleri ona anatomi tarihinde üstün bir yer sağlamıştır.
Fizyolojinin gelişmesine yaptığı katkıları arasında en başta kanın işlev ve devinimine ilişkin çalışması gelir. Kalbin kaslarını ayrıntılarıyla incelediği özellikle kapakçıkların işlevini iyi kavradığı çizimlerinden anlaşılmaktadır. Kanın tüm organizmaya yayılarak doku ve organları nasıl beslediğini, çökeltileri nasıl temizlediğini açıklamaya çalışır. Organizmadaki kan devinimini suyun doğadaki devinimine benzetir: Bulutlardan yağışla inen su deniz ve göllerde toplanır, sonra buharlaşarak yeniden bulutları oluşturur. Bu benzetişte, Harvey’in 100 yıl sonra olgusal olarak doğruladığı “kan dolaşımı” hipotezini bulabiliriz.

Astronomiye gelince, Leonardo’nun bu alanda Kopernik’i öncelediği söylenebilir. Kilisenin o sıra gösterdiği hoş görüden de yararlanarak, yerkürenin güneş çevresinde bir gezegen olduğunu ileri sürebilmişti. Oysa yerleşik öğretiye göre dünyamız evrenin merkezinde sabitti. Göksel nesneler ise kutsal nitelikleriyle apayrı bir ortamda devinmekteydiler.

Leonardo’nun fizikte, özellikle mekanik dalında, ulaştığı bazı sonuçlarla Galileo ile Newton’u da öncelediği bilinmektedir. “Canlılar dışında algıladığımız hiç bir nesne kendiliğinden devinime geçmez,” diyen Leonardo, “her nesnenin devindiği yönde ağırlığı olduğunu, serbest düşen bir cismin düşmede geçen zamanla orantılı olarak ivme kazandığını” ileri sürmekle de kalmaz; daha ileri giderek, egemen Aristoteles öğrentisinin tam tersine, kuvveti devinimin değil, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak gösterir. Bu savın daha sonra mekaniğin devinim yasalarından biri olarak dile getirildiğini biliyoruz.

Aristoteles’in öğretilerine uzak duran Leonardo’nun Arşimet’e çok yakın ilgi göstermesi ilginçtir. Arşimet’in yapıtları o sıra henüz basılmamıştı. Ellerde dolaşan bir kaç el yazması kopya da, okunur gibi değildi. Bu kaynakları çok önemseyen Leonardo’nun okunaklı iyi nüsha elde etmek için başvurmadığı kimse, çalmadığı kapı kalmaz. Amacı: klasik çağın öncü bilimadamının kaldıraç ve hidrostatik konularındaki buluşlarını bilim dünyasına tanıtmak, “Arşimet” adını layık olduğu yere yükseltmekti.

Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu vb. olgularla da ilgilenen Leonardo, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından söz etmişti. Onun ilginç bir gözlemi de, yarım ay’ın karanlık bölümünün belirsiz de olsa görünmesine ilişkindir. “Eski ay, yeni ay’ın kucağında” diye betimlediği bu olayı, dünyamızın yansıttığı ışıkla açıklar.

Leonardo’ya jeolojinin öncüsü gözüyle de bakılabilir. Dağ yamaçlarında topladığı fosillerin bir bölümünün deniz yaratıklarına ait olduğunu söyler; yerküre kabuğunun zamanla değişikliklere uğradığı, yeni tepe ve vadilerin oluştuğu gibi noktalara değinir. Üstelik bu tür oluşumların salt doğal nedenlere bağlı olduğunu vurgulamaktan da geri kalmaz.

Simya, astroloji ve büyü türünden uygalamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi. Leonardo’nun bilimsel yöntem anlayışı neredeyse çağdaş anlayışla eşdeğer düzeydedir. Bu anlayışta “olgusal veri – açıklayıcı kuram etkileşimi” temel öğedir.

Leonardo’nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı; çünkü, bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir. Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü. Ona göre insanoğlu sürgit kesinlik arayışı içinde olmuştur. Ancak, kesinlik görecelidir; olduğu kadarıyla, doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise, ulaştığı açıklamaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.

Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi: Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız, teoriye dayanmayan uygulamayı kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun her şeyi kucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.

Onun gözünde sanat, felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen, etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin, felsefeyi soyut düşüncenin, bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ayrı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi.

Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde, zengin yaşam öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti: “Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm. ”

Öldüğünde 67 yaşındaydı, ama bedensel olarak tükenmişti. Güçlü bir beynin amansız sürükleyişi içinde, durmadan bulmak ve yaratmak savaşımı veren bu insanın yaşamı acı dolu güzelliğiyle gerçek bir dramdı.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Aşık Veysel – Veysel Şatıroğlu

Pazar, 08 May 2011 yorum yok

Aşık Veysel (Şatıroğlu) 1894 (H. 1310) yılının Mayıs ayında Sivas’ın Şarkışla ilçesi’nin Sivrialan=Sivr’alan (Söbalan) köyünde dünyaya geldi. Anası Gülizar, O’nu koyun sağmaktan dönerken yolda doğurdu.

Veysel’in doğduğu Sivrialan köyü bir kısmı kayalık bir kısmı ağaçlık bir dağın vadisinde yer alıyordu. Köy kıraç, verimsiz topraklara sahipti. Köylüler karasabanla çift sürer, kağnı ile sap, saman getirir, bir çift öküzle döven koşarlardı çoğu kez. Yaşam zordu köyde… Tarım ve hayvancılığa dayalı üretim biçimi, kır tipi hayat tarzı Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Sivrialan köyünde de hüküm sürüyordu… İşte bu koşullar içinde doğduğu köyünde yediyaşına kadar, koştu, oynadı, coştu, güldü Veysel… O yıl köyü kasıp kavuran çiçek salgınına Veysel’le birlikte iki kardeşi daha yakalandı. Kardeşlerden ikisi o yılların aman vermeyen hastalığına, köydeki pek çok çocuk gibi yenik düştüler ve öldüler… Veysel ise sol gözünü kaybetti salgında… Anası Gülizar, babası Ahmet Ağa üç çocukla kalmışlardı çaresiz…

Hem Veysel hem de ailesi kaderlerine razı oldular. Ama kötü kader, Veysel’in yakasını bırakmayacaktı besbelli… Rivayet o ki: Bir gün babası inek sağarken, Veysel babasının yanma gelir. Ters ve ani bir hareketinden ötürü orada duran öküzün boynuzu sağ gözüne girer Veysel’in. O gözü de hemen orada akar, kör olur.

Veysel’in ailesi, kendi halinde, geçimini zorlukla temin eden yoksul bir köylü ailesiydi. O’nun tedavisi için ne maddi imkanları vardı, ne de yol yordam biliyorlardı. Babası Ahmet Ağa, Veysel’in bu talihsizliğine bir yandan üzülüyor, bir taraftan da ona yardım etmeye çalışıyordu. Veysel’in köyü Sivrialan, Emlek adı verilen, Türkmen köylerinden oluşan bir yörenin içinde yer alıyordu. Emlek, aşıklarıyla ün salmış, pek çok aşık yetiştirmiş bir yöreydi… Dolayısıyla Sivrialan’a da sık sık bu yörenin aşıkları uğrar sohbetler, muhabbetler, cemler yapılırdı. Veysel küçüklüğünden beri bu toplantılara katılır, yörenin aşıklarından deyişler dinler, onlar hakkında bilgiler alırdı. Bu tür muhabbetlere babası da meraklıydı. O da eski aşıkların deyişlerini söyler, bunlardan zevk alırdı. Veysel’in de şiire, saza, söze merakım keşfeden Ahmet Ağa, oğluna bir bağlama yaptırdı. Veysel, ilk saz derslerini kendi köyünün usta sazcılarından Molla Hüseyin’den ve Çamşıhılı Ali Ağa’dan aldı. İlk başlarda saz çalmakta ürkek davrandıysa da kısa zamanda kabuğunu kırdı. Çalıştıkça sazını geliştirdi, dağarcığına yüzlerce eseri aldı. Pir Sultan Abdal, Agahi, Sıtkı, Veli gibi usta aşıkların deyişlerini, sazıyla köyünde yapılan toplantılarda seslendiriyordu.

Aradan çok zaman geçti; Veysel delikanlı olmuştu artık. Babası Veysel’in evlenme çağının geldiğini düşünüyordu. Bu düşüncesini kısa bir süre sonra hayata geçirdi ve akrabalarından Esma’yı Veysel’le evlendirdi. Veysel seviyordu karısını, fakat bu sevgi kıskançlığı da beraberinde getirdi. Ancak bu kıskançlık Esma’yı usandırmıştı. Sekiz sene evli durmuştu Esma; artık bu duruma dayanamayacağını anlayınca Hüseyin isimli bir delikanlı ile kaçtı. Esma Ana bu kaçış öyküsünü Sivr’alan köyünden yetişen araştırmacı Gülağ Öz’e şu sözlerle anlatır: “Veysel çok huysuzdu. Bana geçim vermez, kıskanır dururdu. Gönlümle evlenmedim zaten. Onun huysuzluğu gereksiz kıskançlığı beni kendisinden soğuttu. Hüseyin yakın komşumuzdu. Bize azap durdu, O’nunla anlaştık. Zaman zaman birlikte buluşurduk. Veysel bunu sezinlemiş, hatta birkaç kez beni uyarmıştı. Zamanla bizim kaçacağımızı bile düşünmüş, umudunu kestiği de olmuş. Hüseyin’le kaçtığımızda Bafra’ya ulaştık. Çeşmenin başında çoraplarımızı çıkartıp serinlensin istedik. Çorabımın uçunda beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Elimi sokup baktığımda, bize bir ay yetecek kadar para çıktı. Bunu Veysel koymuşta. Beni çok severdi. “Kaçarlarsa, perişan olmasın” diyerek koyduğunu düşündüm hep”.
devamını oku…

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Jasper Hale – Jackson Rathbone

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Jasper Hale

Jasper Hale

Emme ve Carlisle’ın üvey oğlu olan Jasper, Alice’in ruh eşi olarak tanımlanıyor. Cullen ailesinin en gizemli ve içine kapanık üyesi o. En önemli özelliği insanların duygularını hissetmesi ve onları manipüle edebilmesi. Amerikan İç Savaşı döneminde binbaşı olan Jasper, Maria adındaki vampir tarafından dönüştürülüyor. Jasper’ın geçmişindeki sırları daha sonra öğreneceğiz. Alice için Cullen’lara katılan ve kan arzusunu bastırmaya çalışan Jasper’ın yaşadığı zorluklar New Moon’da açığa çıkacak. Filmde Jasper’ı Jackson Rathbone canlandırıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Alice Cullen – Ashley Greene

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Alice Cullen

Alice Cullen

Esme ve Carlisle’ın üvey kızları olan Alice, yumuşak huylu, sevecen ve sevimli bir görünüm sergiliyor. Ailenin belki de en yeteneklisi o: Alice’in geleceği görebilme yeteneği var. Ama her yetenek gibi onun da bazı sınırları var: Verilen kararlar yönünde geleceğin değişebilme özelliğini önceden göremiyor ve bu yeteneğine kurt adamlar dahil değil. Onun insan yaşamına dair ayrıntıları çok iyi bilmiyoruz. Ancak 1900’lerin başında, özel yeteneğinden dolayı bir akıl hastanesine kapatıldığını ve burada dönüşüm geçirdiğini biliyoruz. Alice aynı zamanda Edward’a en yakın olan aile ferdi. Tam bir iyimser olan Alice, Bella’yı kız kardeşi gibi seviyor. Filmde Alice’i Ashley Greene canlandırıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Emmett Cullen – Kellan Lutz

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Emmett Cullen

Emmett Cullen

Emme ve Carlisle’ın üvey oğlu, Rosalie’nin kocası. Eğlenceli ve esprili bir kişiliği var. Rosalie ile tam bir takım gibi çalışıyor. 1935’te bir hayvan saldırısında ölen Emmett’i Rosalie hayata döndürüyor. Vampir olma süreci zorlu geçen Emmett, Bella ile ilk karşılaştığında Edward gibi onun kanını arzuluyor. Ama bu güdüsünü hemen bastırıyor. En önemli özelliği fiziksel açıdan tam bir Herkül olması. Emmett Cullen, Kellan Lutz tarafından canlandırılıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Rosalie Hale – Nikki Reed

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Rosalie Hale

Rosalie Hale

Emme ve Carlisle’ın üvey kızları olan Rosalie, romanda dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak tarif ediliyor. Seçkin bir görüntü sergileyen Rosalie, 1915’te varlıklı bir bankerin kızı olarak dünyaya geliyor. Nişanlısı tarafından tecavüze uğrayan ve öldürülen Rosalie’nin hayatını Carlisle kurtarıyor. İntikamını alan Rosalie, Cullen ailesine katılıyor. Edward’ın üvey kız kardeşi olan Rosalie, Bella ile ilk karşılaştığında ondan hoşlanmıyor. Belli ki onun insan olmasına karşı bir kıskançlık hissediyor. Ancak gelişen olaylar zincirinde Rosalie’nin Bella’yı aslında ne kadar koruduğunu görüyoruz. Cullen ailesinde Rosalie bir tür bodyguard gibi işlev görüyor. En önemli özelliği azimli ve inatçı bir karaktere sahip olması. Filmde Rosalie’yi Nikki Reed canlandırıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Esme Cullen – Elizabeth Reaser

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Esme Cullen

Esme Cullen

Carlisle Cullen’ın karısı ve Edward, Rosalie, Emmett, Alice ve Jasper’ın üvey annesi. 1895’te Ohio’da doğan Esme , Carlisle ile ilk kez 16 yaşındayken, bir tesadüf eseri karşılaşıyor. Yaptığı mutsuz evlilik ve oğlunun ölümü ile intihara kalkışan Esme’nin hayatını yıllar sonra yine Carlisle kurtarıyor. Carlisle tarafından vampire dönüştürülen Esme onunla evleniyor ve evlat edindikleri çocukları ile mutlu bir yaşam sürüyor. Şu an 26 yaşında olan Esme’nin özel bir gücü yok. En önemli özelliği insanları çok sevmesi ve tam bir anne şefkatine sahip olması. Esme Cullen, Elizabeth Reaser tarafından canlandırılıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Carlisle Cullen – Peter Facinelli

Çarşamba, 04 May 2011 yorum yok

Carlisle Cullen

Carlisle Cullen

Cullen ailesinin babası. Stregone Benefice olarak da biliniyor. Esme’nin kocası olan Carlisle, Edward, Rosalie, Emmett, Alice ve Jasper’ın üvey babası. 1640’da Londra’da doğan Carlisle, günümüzde hala 23 yaşında. Carlisle’ı diğer vampirlerden ayıran en önemli özelliği, hala insan olduğuna inanması. 17. yüzyıl Londra’sında bir doktor olan ve babası ile vampirleri, kurt adamları ve cadıları avlayan Carlisle, günün birinde bir vampir tarafından ısırılıyor ve kendisi de dönüşüm geçirerek bir vampir oluyor. Ancak o bu acılı süreçte insanlara saldırmak yerine hayvanların kanıyla yaşamını sürdürüyor. Cullen ailesinin diğer fertlerini de buna uygun yetiştiriyor. İnsanlara zarar vermemek üzere Quileute yerlileri ile anlaşan ve ailesi ile Forks’ta sakin bir hayat süren Carlisle, liderlik özellikleri ile dikkat çekiyor. Filmde Carlisle Cullen’ı, Peter Facinelli canlandırıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:

Jacob Black – Taylor Lautner

Salı, 03 May 2011 yorum yok

Jacob Black

Alacakaranlık’ın en önemli kurt adam figürü. Bella’nın çocukluk arkadaşı. Kökeni Amerikan Quileute kızılderililerine dayanıyor. Taşındığı günden itibaren Bella’nın hep yanında yer alıyor. Bella, Cullen’lar hakkında daha fazla bilgi edinmek için Jacob’ı kullanıyor. Quileute efsanelerinden ve Edward’ın aslında bir vampir olduğundan Bella’ya ilk bahseden Jacob. Twilight’ta fazla bir fonskiyonu olmasa da, New Moon’da daha fazla karşımıza çıkacak. Bella’nın aşkını kazanmak için Edward ile mücadele içinde. Filmde Jacob’u Taylor Lautner canlandırıyor.

Categories: Biyografiler, Dökümanlar Tags:
mum