ana sayfa > Dökümanlar > Eski Yunan Bilimi

Eski Yunan Bilimi

Cuma, 11 Kas 2011 yorum ekle yorumlara git

Doğa felsefesinin doğusu. Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en
önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve
Mısır’ in insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yanıt
getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde
kalan yalın bir dinleri vardı. İÖ 2000 sonlarında çöken Miken
uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara
ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros
gibi ozanların şiirlerinde, tannlar ve insanlar birbirleriyle serbest
ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen
tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Mar-duk ya da Yehova’nınkilere
göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin
kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.

Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, İÖ 6. yüzyılda yaşamış
olan Mile-toslu Thales’tir. İÖ 585’te Güneş tutulmalarını önceden
bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel
incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı
ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri
halinde açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünyanın düzenliliği ve
ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış
sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün
kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve
nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan
teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok
daha sonraki bilime sızmıştır.

Thales’in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok
düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol
açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını,
çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle
çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani
dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde
Thales yamlıyordu. Thales’ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin
pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve
kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve
nemli) idi.

Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan
Pythagoras’tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile Çıkan
sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler
ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan
matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.

Aristoteles ve Arkhimedes. Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz
hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu.
Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Darvvin’e kadar bilim için
bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin
belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki
görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon’ dan, gökcisimlerinin
(yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne
süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri
ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi,
yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise
eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer’den Ay’a kadar her şey sürekli
değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe
dönüyordu. Ay’ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden
oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler
çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin
dışında hareketsiz duran Tanrı idi.
Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün
etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi
yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini
aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan
deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa
çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman
önemli bir yer tutmadı.

Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan
parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Euklei-des’in
geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını
sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği
yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik
yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek
sonuçlara ulaşmıştı.

Aristoteles ve Arkhimedes’in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki
değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles’i izleyenler gezegen
yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük
İskender’in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik
yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak
gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model
geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2.
yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios’tu.

Tıp. Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi.
İÖ 5. yüzyılda Hippokrates’le birlikte büyük bir değişim oldu;
hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik
Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların
çoğu İÖ .3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır’da, İskenderiye
Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar
betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi
Bergamalı Galenos’tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar
(doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için
sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu.
Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.

Categories: Dökümanlar Tags:
  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok
yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız
mum